Page 45 - KAZASKER MUSTAFA İZZET
P. 45

Ayasofya’nın Nişânesi | KAZASKER MUSTAFA İZZET








                             Galatasaray günlerinden beri İstanbul’un ünlü Nakşibendî şeyhi Kayserili Ali Efendi’nin risale-i tedrisinde seyr-i sülûkuna devam etmiş
                             olan Mustafa İzzet Efendi, dervişlik ahlakıyla hâllenmiş, doğal olarak dünya varlığına da aslında şiddetle yüz çevirmiş biriydi. Buna rağmen
                             Mustafa İzzet Efendi’nin hacca gitmesini tüm kaynaklar saraydan bir kaçış olarak görüyor olsa da, hem dervişlik kisvesi gereğince hem
                             de tabiatı gereğince onun haccı bir kaçış yeri olarak telakki etmiş olabileceği pek mümkün değildir. Saraydan ayrılma arzusu ile hac
                             vazifesini yerine getirmek, daha doğrusu bir farzı eda etmek niyetiyle hicret etmesi yakın zamanlara denk gelse de, bu ancak Allah’ın
                             kendisine lütfettiği bir tesadüf olabilir. Kaldı ki, bundan sonraki hayatında devlet hizmetinde, üstelik en yüksek mevkilerde geçirdiği 44 yıl
                             göz önüne alınırsa zaten Kazasker’in, içinde bulunduğu karmaşık atmosferden kaçmış olabileceği de çok zayıf bir ihtimal olarak karşımıza
                             çıkmaktadır.

                             1830-31 senesi hac mevsiminde Mustafa İzzet Efendi, intisap ettiği Kayserili Ali Efendi ve hayatı boyunca himayesini hissettiği Kömürcüzâde
                             Hâfız Mehmed Efendi ile beraber hacca gitmiştir. Bu seyahat esnasında bir füyûzâta daha nail olmuş, Mekke’de Nakşibediyye tarikatının
                             Hâlidiyye kolunun kurucusu Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’nin şeyhi Abdullah Dıhlevî halifelerinden Şeyh Muhammed Can Efendi ile tanışmıştır.
                             Bu tanışma ile alâkalı Mustafa İzzet’in seyr-i sülûkuna dair en önemli bilgi yine şeyhinin kendisine olan ruhsatından anlaşılmaktadır. Ali
                             Efendi’nin, "Evladım, bizden alacakların bu kadar, bundan sonra yolun Mehmed Efendi’dedir" demesi üzerine Mekke’de ikâmet kararı
                             alan Mustafa İzzet, zaten çoktan beridir soyunduğu saray kisvesinden kendi tasarrufuyla Dıhlevî dervişliğine intikal etmiştir.  Böylece
                                                                                                                                 [3]
                             İzzet Efendi artık istediği ve yıllarca hasretini çektiği hürriyete kavuşmuştur, diyebiliriz. Muhammed Can Efendi’nin hizmetinde sülûkunu
                             tamamlayarak kendisinden hilafet alan Mustafa İzzet’in Mekke’de ne kadar süre kaldığı ile ilgili kesin bir malumata sahip değiliz fakat
                             bunun bir yıldan az olduğu muhtemeldir.


                             İzzet’in hac yolculuğuyla ilgili herhangi bir hatıraya sahip olmamakla birlikte oradan Mısır’a geçtiğini, yedi ay kadar da Kahire’de kaldığını
                             kaynaklardan  öğrenmekteyiz.  Birtakım  kaynaklar  da  Mustafa  İzzet  Efendi’nin  saraydan  ayrılarak  hacca  gitmesinin  altında  hocalarına
                             küsmüş  olabileceğinin  yattığını  hatta  bu  sebeple  de  Mısır’da  senelerce  kaldığını  söylemiştir.  Ancak  bu  bilginin,  yukarıda  zikrettiğimiz
                             nedenlerle birlikte, doğrulayıcı bir delile dayanmadığını ifade etmek gerekir.


                             Bu uzun seyahat sonrası İstanbul’a dönen Mustafa İzzet kaynaklarda zikredildiğine göre -ki yaşanan olaylar bunu doğrulamaktadır- saraya
                             dönmemiştir. İstanbul’a sessiz sedasız bir giriş yaparak, ne çevresine ne de görevde bulunduğu resmî makamlara herhangi bir bilgi vermiş
                             ve Mahmutpaşa civarında bulunan hamamın arka sokağında bir ev satın almıştır. Böylece, şehrin içinde kimseye görünmeden arzu ettiği
                             mütevazı hatta münzevi hayatı yaşamaya başlamıştır. Devlet idaresindeki pozisyonu, resmi entelijansiyadaki durumu, icrâ-yı sanatı göz
                             önüne alındığında bu gerçekten zor bir karardır. En önemlisi de o dönemde bir avuç insanın yaşadığı göz önünde alındığında, büyük risk
                             altında olacağı İstanbul gibi bir şehirde "gizlenmeyi" tercih etmesi kafalarda cevaplanamayan sorular olarak zihni meşgul etmektedir.














                             3       Meraklısı için şu söylenebilir ki, Dıhlevîlik Osmanlı coğrafyasında kendisinden sonra teşekkül edecek Nakşî-Hâlidî ekolün başıdır.




                                                                                                                                                      43
   40   41   42   43   44   45   46   47   48   49   50