Page 32 - KAZASKER MUSTAFA İZZET
P. 32

Ayasofya’nın Nişânesi | KAZASKER MUSTAFA İZZET








                                           yüzyıl yalnızca Osmanlı coğrafyası için değil tüm dünya için siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel anlamda pek çok taşın
                             X I X.  yerinden oynadığı bir çağ olmuştur. Bu sebepledir ki üzerinde düşünmek, araştırmak ve bu çağı anlamaya çalışmak
                             bugün hayatın çeşitli sahalarında anlamlandıramadığımız veya yerli yerine koyamadığımız çok sayıda meselenin çözülmesinde en büyük
                             ön adımlardan biri olacaktır. Bu dönem Devlet-i Âl-i Osmanî’nin artık yıldızının ferini kaybettiği an olarak tarif edilebilir. Öyle ki yapılmak
                             istenen birçok iyi niyetli dönüşüm, değişiklik yahut yenilik bir şekilde ya yolunda gitmemiş yahut akîm kalmıştır. Kötü niyetli uygulamaların
                             ise bu vakitlerde şiddetli bir biçimde artış gösterdiğini söylemek haksızlık olmaz. Geçmişteki büyük ve vakur duruşun yerini acıdır ki telaşeli
                             ve bir o kadar da şuur darlığı çeken bir görüntü kaplamıştır.


                             Kazasker’in doğum tarihi olan 1801’den 1880’li yıllara kadar bu dönemin şahit olduğu önemli olayları zikretmek elzemdir. Zira gerek
                             Mustafa İzzet Efendi’nin içinde bulunduğu siyasal ve sosyal şartlar altındaki şahsî tutumunu, gerek ifa ettiği devlet hizmetlerindeki ahvâlini,
                             gerekse Enderûnlu bir hattat, şair ve musikişinâs olarak sanatını icrâ ettiği ortamın şartlarını göz önünde bulundurmak bakımından bu
                             bilgiler her sahada onun sahip olduğu seviyenin yüksekliğini ortaya koyması açısından mutlaka ele alınmalıdır.

                             Kazasker’in hayatı boyunca şahit olduğu, 1800’lü yılların sancılı sürecinin ilk zikredilmesi gereken karakteri, şüphesiz tarihçilerin "Kanûnî’den
                             sonra gelen en dirayetli padişah" şeklinde tasvir ettiği Sultan II. Mahmud’dur. II. Mahmud’un yalnızca kendi dönemine değil kendinden
                             sonraki yüzyıllara da damga vuracak hareketlerine geçmeden önce, amcası Sultan III. Selim’in izinden gittiğini mutlaka belirtmek gereklidir.
                             III. Selim’in yenilikçi hareketleri, Yeniçeri Ocağı ile ilgili uygulamaları, Batılı fikirleri ve en önemlisi bu fikirlerini hayata geçirme biçimi ile
                             hazin vefatı, Sultan II. Mahmud için âdeta bir yol haritası olmuştur. Amcasının yarım bıraktıklarını tamamlamak, bunu yaparken de başına
                             gelenlerden ibret alarak hareket etmek onun gelenek-gelecek arasındaki sentezlerle kurduğu icrâatlarının âdeta ilham noktasıdır. Ancak
                             üzücüdür ki, III. Selim’in vefat şekli ve ardından cereyan eden desîseler sancılı yeni bir çağın habercisidir.

                             II. Mahmud, Osmanlı’nın içte ve dışta büyük sorunlarla mücadele ettiği bir dönemde tahta çıkmış ve bu talihsiz döneme yaptığı önemli
                             icrâat ve ıslahatlarla damgasını vurmuştur. Ruslarla devam eden sınır muharebeleri, Osmanlı-Rus Savaşı ve Ruslarla imzalanan Osmanlı
                             tarihinin en ağır antlaşması diyebileceğimiz Edirne Antlaşması, Mora isyanı, dokuz yıl sürmüş olan Sırp isyanı gibi devleti meşgul eden ve
                             gücünü kemiren hâdiseler yanında Rum patriği V. Gregorius’un ispat edilmiş vatan hainliği dolayısıyla Fener Patrikhânesi’nin kapısında infaz
                             edilmesi gibi olaylar da II. Mahmud zamanında zuhur eden sorunların bazıları olarak tarihe geçmiştir. Zikredilen önemli olayların hepsinin,
                             Kazasker’in duygu ve düşünce dünyasına büyük etkisi olduğu, hatta dikkatli incelendiğinde, hayatında bu vakaların izlerinin görüleceği
                             muhakkaktır. Kimilerine göre "Vak’a-i Hayriye", kimilerine göre ise "Vak’a-i Şerriye" adıyla anılan Yeniçeri Ocağı’nın lağvedilmesi olayı da bu
                             yüzyıla damgasını vurmuştur. Sadece askerî ve siyasi etkiler meydana getirmemiş, aynı zamanda İstanbul’un kültürel ve sosyal hayatında
                             da derin yaralar bırakmıştır. Bu dönemin sanat ve fikir adamlarının, bu olay karşısında nasıl tepki gösterdiği yahut nasıl bir pozisyon aldığı;
                             örneğin bu dönemin şahitlerinden Hammâmîzâde İsmail Dede’nin neler hissettiği, Mustafa İzzet’in bundan nasıl etkilendiği incelenmesi
                             ve üzerine uzun tahliller yapılması gereken bâkir konulardandır. Bu sancılı dönemi yalnızca siyasi ve askerî yönleriyle incelemek, olayların
                             sebep sonuç ilişkilerini analiz etmek, elbette uzman tarihçilerin alanına girer ve bu sahada dönem tarihini etraflıca kaleme almış metinler
                             okunabilir. Fakat yukarıdaki örneklerde bahsettiğimiz özellikleri içeren, dolayısıyla dönemin şahidi biyografilerin analiz edilmesinden öteye
                             gidebilen metinlerin bulunamaması ayrıca önemli bir eksikliktir.

                             Kazasker Mustafa İzzet ile aynı havayı solumuş, aynı mekânları paylaşmış, tarihimizin son derece önemli birkaç ismini de, bir zihin haritası
                             oluşturması bakımından zikretmek lâzımdır. Örneğin, Osmanlı’nın siyasal, iktisadi ve en önemlisi de sosyal olarak büyük etkisini gördüğü






          30
   27   28   29   30   31   32   33   34   35   36   37