Page 257 - KAZASKER MUSTAFA İZZET
P. 257

Ayasofya’nın Nişânesi | KAZASKER MUSTAFA İZZET







                             BİR MUSİKİŞİNÂS OLARAK KAZASKER



                             Dönemin devletli havası içerisinde bu sanat dalında ciddi bir yer edinmiş ve hatta yaşının kemâlinde bir otorite olmuş Mustafa İzzet’in
                             musikişinâslığı ile alâkalı bilgi ve belgeler, muzikoloji alanında çalışanların ilgi ve alâkasından ziyade siyasal tarih çalışanların daha fazla
                             ilgisine mazhar olmuştur. Hocalarından, saraydaki musiki faaliyetlerinden, hânendeliğinden yukarıda geniş tafsilatıyla bahsettiğimiz Mustafa
                             İzzet  Efendi’nin  musiki  imaline  dair  en  önemli  intikali  günümüze  ulaşabilmiş  besteleridir.  Son  envanter  araştırmasında  Mustafa  İzzet
                             Efendi’nin Batı notasına aktarılabilmiş olduğunu incelediğimiz toplam 26 bestesi bulunmaktadır. Bununla birlikte başta Sadettin Nüzhet
                             Ergun olmak üzere bazı araştırmacılar tarafından güfteleri günümüze ulaşmış 6 bestesi daha zikredilir. Bunlardan 21’i şarkı formunda, 2’si
                             yürük semai formunda, klasik musikimizin yüksek musiki seviyesinde ciddi bir yer tutar. Dinî musiki sahasında da en az klasik anlamdaki
                             eserleri kadar ciddi besteler bağlamış olan Mustafa İzzet Efendi’nin günümüze ulaşabilmiş 5 durağı ile 3 ilahisi bulunmaktadır. Durak formu
                             günümüzde ritmik özellikleri itibarıyla pek itibar edilen bir form olmasa da bu dönemde tekke musikisi için böylesine önemli fonksiyonel
                             bir formda besteler yapmış olması, Kazasker’in dönemin tasavvuf hayatıyla olan ilişkisi bakımından da son derece önemli bir durumdur.
                             Musiki tarihimizin ilk kayıt altına alınmaya başlandığı taş plak döneminde ünlü Türk musikisi icrâcısı Sadettin Kaynak tarafından, güftesi
                             de kendisine ait olan "Ey habîb-i kibriyâ" sözleriyle başlayan hüzzâm durağı kayıt altına girme şansına erişmiştir. Bu eserin başındaki kısa
                             ney taksimi de bu silsileden devam eden, yine neyzen ve hattat Emin Dede’nin günümüze ulaşabilmiş tek icrâ kaydı olması bakımından
                             da son derece keyifli bir tesadüftür.


                             Mustafa İzzet’in iyi bir saz icrâcısı olmakla birlikte günümüze sadece bir adet peşrev formunda saz eserinin ulaşmış olması bizler için bir
                             şanssızlıktır. Öte yandan aynı zamanda hat sanatıyla da uğraşan bir musikişinâs olması bizlere tarihî bir armağan daha kazandırmıştır ki,
                             bu Kazasker’in kaleme aldığı güfte mecmuasıdır. Günümüzde İstanbul Üniversitesi Nadir Eserler Kütüphanesi’nde bulunan bu mecmua,
                             hem Kazasker’in hem de dönemin bazı musikişinâslarının eserlerini barındırması açısından son derece önemlidir. Ne acıdır ki, müzikolojik
                             açıdan  birincil  kaynak  olabilecek  bu  mecmua  ancak  yakın  zamanda  bir  yüksek  lisans  tezine  konu  olabilmiş  fakat  yayınlanmamıştır.
                             Kazasker Mustafa İzzet’in musikideki otoriter kimliği ile ilgili İbnülemin Mahmud Kemâl İnal’in Son Asır Türk Şairleri isimli eserindeki şu
                             önemli tarihî bilgi hazretin, musiki dünyasındaki kapladığı alanı anlamamız açısından son derece önemlidir. İbnülemin’in bu satırlarını aynen
                             paylaşmak gerekiyor:


                             "Efendi, Bebek’te Yusuf Kâmil Paşa’nın komşusu olduğu için yazın yalıya, kışın da İstanbul’daki kâşâneye gelir, gece kalırdı. Vükelâ ve
                             küberâdan bazı zevât da gelirler, Efendi’nin canfezâ nağmelerini dinlemek emelinde bulunurlardı. Efendi’nin resmî mertebesinden ziyade
                             şahsının ulviyetine hürmet edildiğinden sâir mûsikî erbabına söylendiği gibi, ‘Bir şey okuyunuz da dinleyelim’ denilemezdi. İrfan-ı kâmil
                             erbabından olan meclisin sahibi, sözü bir münasebetle mûsikîye intikal ettirdikten sonra el vurup içeriye gelen hademeden birine, ‘Ağaları
                             çağır gelsinler, Efendi hazretlerini eğlendirsinler’ der ve -konakta daima hazır ve emre muntazır olan- hânende ve sâzendeleri, pek kibarâne
                             ve zarifâne tarzda celbederdi. O vaktin tabiriyle ağalar dediği hânende ve sâzendeler -ki mesleklerinde mâhir efendiler idi- odanın münâsib
                             bir yerinde oturarak Efendi’nin intihab ettiği makamdan mühim bir peşrevi kemâl-i letafetle çalarlardı. Müteakiben yine Efendi’nin istediği
                             bir besteyi okumağa başlayınca Efendi oturduğu minderden kayarak yavaş yavaş hânende ve sâzendelerin yanlarına gider, onlarla birlikte
                             okumaya başlardı. O dakikadan itibaren nağmeler başka hâlet ve halâvet peyda eder; huzzâr, cennet nağmelerini dinliyormuşçasına mest-i
                             safâ olurlardı." [21]



                             21      İbnülemin Mahmud Kemâl İnal, Son Asır Türk Şairleri, c.1, s.752.




                                                                                                                                                      255
   252   253   254   255   256   257   258   259   260   261   262