Page 22 - KAZASKER MUSTAFA İZZET
P. 22

Ayasofya’nın Nişânesi | KAZASKER MUSTAFA İZZET








                                  öze, tarihe mâl olmuş bir şahsiyetin unvanlarıyla ve hakkında söylenmiş sözlerle başlamak gerçekten biraz basit bir giriş olabilir. Fakat
                             S bazen "bir işin sonu başındadır" kelâmı kabilince, bunu yapmak elzem hâle gelebiliyor. Yargının başı olarak ifade edilen kâdîasker;
                             seyyidlerin baş sorumlusu/temsilcisi olarak tarif edilebilecek nakîbü’l-eşrâf; Osmanlı musiki tarihinin en önemli üç ney virtüözünden biri
                             olan ve dönemin kutbu’n-nâyîsi olarak taltif edilen bir neyzen; makam terkip edecek seviyede bir bestekâr ve hânende; Eyüp Sultan Camii
                             kürsüsünde vaaz edecek bir vâiz ve padişaha özel imamlık yapacak seviyede bir İslam âlimi; devlette sayısız görevlerinin yanında hat
                             sanatı tarihinin kendi yüzyılındaki en önemli isimlerinden birisi olan ve yazıları Ayasofya’yı İslam nişânıyla süsleyecek seviyede bir hattat.
                             İşte Mustafa İzzet’in, Kastamonu Tosya’dan İstanbul’a, Mekke’den Mısır ve Suriye’ye uzanan hayatına sığdırabildiği başlıca vasıfları bunlar.
                             Osmanlı münevveri olmak üzerine yapılabilecek literatür örneklemesine Mustafa İzzet’in bütünüyle gireceği muhakkaktır.

                             "Bu birbirinden özel vasıfların neden günümüzde yeni temsilcileri yok?" ya da "Bu çok yönlülük neden bugünlerde pek bulunmuyor?"
                             gibi akla takılan birtakım soruların cevabını kısa anlatımlarla vermek zor. Evvela şunu söylemeliyiz ki son zamanlarda ciddi bir tanımlama
                             karmaşasının içerisindeyiz. Kullandığımız kelimelerin anlamına dair bilgi yoksunluğumuzdan tutun da kelime dağarcığımızda anlamlanan
                             bazı kavramların zaman geçtikçe anlaşılma biçimleri dahi değişiyor. Bu anlam karmaşasına ve çekişmesine bağlı olarak seküler yaşam
                             algısının bizlere sunduğu çözüm projesi ise, "klasifikasyon"!


                             "Uzmanlaşma"  olarak  özetlenebilecek  bu  sistem,  önüne  gelen  her  mefhum  ya  da  olguyu  sınıflandırıyor,  sınırlarını  kendi  algısına  göre
                             çizerek sözüm ona uzmanlaştırıyor. Dünya yaşam döngüsünün en önemli sistemlerinden birisi olan eğitim alanında temelden verilen bu
                             anlayışla insanoğlu bir konunun "uzmanı" olmak için uğraşıyor ve bütün birikimini bu yönde sağlamaya çalışıyor. Seküler algının istediği
                             şey bu muydu yoksa oluşacak bu sonucu kestiremedi mi, bu konuda bir şey söylemek için henüz erken. Ancak şurası bir hakikat ki
                             uzmanlaşma yaşayan ve bu sistemin çıktı sonucu olarak var olan insan tipolojisinde görülen birinci sorun, kendi uzmanlaştığı alandan
                             başka diğer bütün konularda eşyayı tanıyamayacak seviyede bir bilgisizlik hastalığına sahip olunmasıdır. Kabaca ifade etmek gerekirse,
                             bu tarz insan tipleri sahip olduğu meslekten yahut beceriden veya taşıdığı bilginin kendisine çizdiği sınırlardan dışarı çıkan hemen her şeye
                             yabancı ve hepsinden bî-haberdir. Bir örnek üzerinden gitmek gerekirse, meşguliyeti yaşayanlar arasında hüküm verme vasfına sahip olan
                             bir hukukçu tipinde yüzyıllar arasında ne değişmiş olabilir? Uzun analizlerin hülasasında şu söylenmelidir ki, konuya bizim medeniyetimiz
                             çerçevesinde bakarsak insana ve yaşama dair hemen her konuda hüküm verebilecek seviyeye sahip olması gereken bir hukuk adamı,
                             günümüzde sadece kanun ve içtihat ezberlemiş bir insan kalıbına doğru sürüklenmektedir. Kısacası bugünün kanun kitaplarından başka
                             bir şeyin kendilerine sunulmadığı hukukçularımız için sanat, medeniyet ve hatta düşüncenin tarifini yapmak (Bu tanımlama diğer bütün
                             uzmanlık  branşları  için  geçerlidir)  ne  kadar  mümkün  değilse  eski  zamanın  insan  tipi  için  bu  durum  tam  tersine  bir  ivmede  kendisini
                             göstermektedir.


                             Konuyu daha somutlaştırarak sonuca yaklaşmak gerekirse, tanımları şu şekilde keskinleştirmek gerekiyor: Doğu’nun algısında klasifikasyon
                             yoktur. Zira mefhumların birbirleriyle olan ilişkilerini çok iyi analiz eden tecrübevî bilgi, insanın bütünüyle "bir âlemi temsil etmesi icabıyla"
                             ona sahip olmasını gerektirir. Kişi kendi istidâdı seviyesinde bazı hususlarda daha çok gelişebilir ve hatta o konunun en iyisi olabilir. Fakat
                             şu hiçbir zaman gözden kaçırılmaz: Icrâ ettiği fikir yahut fiil, her daim âlemdeki diğer unsurlarla irtibattadır. Bu irtibatın derecesi ise âdeta
                             yaşamsal bir seviyededir. Bir canlı bedeninden örnek verirsek, metabolizmadaki organlardan biri olmadan diğeri yaşayamaz. Bu sebeple
                             bilgiyi  yaşamsal  hâle  getirmeye  çalışan  taliplisi,  sahip  olduğu  özel  kabiliyetlerin  ötesinde  bu  maratonda  koşmaya  her  zaman  devam
                             edecektir. Hissettiği yahut ilmen bildiği şeyin hakikati, bağlı bulunduklarıyla birlikte ancak ve ancak olan bir "küllü" verebilir. Bu düşünce
                             yapısına dair somut verileri alabileceğimiz en iyi adres, medeniyetimizin bu algıyla yetiştirdiği insan prototipleridir. İstidâdından gelme sahip






          20
   17   18   19   20   21   22   23   24   25   26   27