Page 17 - KAZASKER MUSTAFA İZZET
P. 17

Ayasofya’nın Nişânesi | KAZASKER MUSTAFA İZZET








                             Derhal kûşe-i inzivâdan çıkar ve toplumsal vazifelerine geri döner. Fakat hiçbir zaman iç gömleği olan dervişliğini çıkarmadığına yıllar sonra
                             bir şiirinde şöyle telmihte bulunur:


                             "O felek-meşrebin aldanma va’dine zirâ
                             Nisbet-i pâdişehî İzzet’i derviş etti"


                             Neler yapar? Burası bu kitabın başlıca konusu…


                             Kendisine  tevdî  edilen  her  vazifeyi  hakkıyla  yerine  getiren  mükemmel  bir  insandır.  Padişahlara  kabiliyetleri  nisbetinde  hocalık  eder.
                             Şehzâdelere dinî ilimler ve sanat muallimliği yapar. Ser-müezzinlik, ser-imamlık yapar. Dinî meselelerin en üst düzey mercii olan kazaskerlik
                             makamında bulunur. Binâenaleyh Dîvân-ı Hümâyun üyesidir ve seyyid olduğu için bir dönem nakîbü’l-eşraflık makamında da bulunur.
                             Parlamenter sistemdeki milletvekilliğine benzer Meclis-i Hass-ı Vükelâ üyesi olur. Bu resmî görevlerinin yanı sıra dönemin mühim şairlerinin
                             iştirak ettiği Encümen-i Şuarâ’nın ve derviş meclislerinin müdavimidir.


                             75 yıllık hayatının son günlerinde tahta çıkan Sultan II. Abdülhamid’e biat ettikten iki buçuk ay sonra, 15 Kasım 1876 tarihinde âlem-i
                             cemâle göçer. Tophane’deki Kadirî Âsitânesi’nde dedesi Şeyh İsmail Rûmî Efendi’nin yanına defnedilirken orada bulunanlardan birisi;
                             "Efendiler buraya gömdüğünüz bir maârif sandığıdır, bilesiniz" der. Talebesi Muhsinzâde’nin yazmış olduğu celî-sülüs mezar taşındaki
                             ibarede yer alan unvanlarından, Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin yüksek hasletleri kendisinde toplamış bir zat olduğunu anlarız. Bu
                             unvanlardan hangisiyle hoşnuttur, ancak kendisini yakından tanıyanlar bilebilirler ama arkadaşı ve yaşıtı Atâ Bey’in onun için sarf ettiği
                             şu sözlerde resmî unvanlardan onu soyup sadece ilm ü irfan sıfatlarıyla anması bize bazı ipuçları da sunar gibidir: "Ulûm-ı Arabiyye ve
                             edebiyye ve Fârisiyye ve mutasavvıfede üstâd-ı küll ve hutût-ı mütenevvi'ada hâdi’s-subûl ve şiir ve ilm-i mûsıkîde bülbül olduklarından
                             başka ma'neviyâtta melce-i âşıkân olub ez cümle ilm-i tevhîdin me'hazı denilse sezâdır." Diğer yandan oğlu Atâullah Efendi’nin babasının
                             resmini çizdirmek istediğinde kendisine: "Ben zâil olduktan sonra suretim kalsa ne olur, razı değilim, bunu yaparsanız babalık hakkımı
                             helal etmem." demesi onun nasıl bir insan olduğunu bir kere daha gözler önüne sermektedir. Vahdet-i vücûd neşvesiyle yazmış olduğu şu
                             şiirinde oğlunun isteğini reddetmesinin felsefesini şöyle açıklamıştı zaten:

                             "Var olan Hak varlığıdır benden eylersen suâl
                             Yokluğun irfân-ı kâfidir sülûk erbâbına
                             ‘Men aref’le ‘kad aref’ sırrını bildinse eğer
                             Hırz-ı cân et söyleme zann ü şükûk erbâbına"


                             Yine aynı tevhid neşvesinde söylediği bir başka şiirinde de hakikatte varlığın sadece Hakk’a ait olduğunu ve ne surette olursa olsun
                             ölümlülere varlık nisbet edilemeyeceğini tekrarlayacaktı:

                             "Çeşm-i ibretle nigâh et zâhidâ eşyâya sen
                             Mânî-i sun’-i İlâhîde ne sen varsın ne ben"









                                                                                                                                                      15
   12   13   14   15   16   17   18   19   20   21   22