Page 16 - KAZASKER MUSTAFA İZZET
P. 16

Ayasofya’nın Nişânesi | KAZASKER MUSTAFA İZZET








                             "Hüve’l-Hayyü’l-Kadîm"

                             Bu kitabın konusu olan, Osmanlı münevverliğinin bir özeti niteliğindeki Mustafa İzzet Efendi tam bir "hezârfen" veyahut "câmiu’l-fünûn"
                             denilen; yani ‘bir elinde on mârifet’ diye tabir edilen çok yönlü bir Osmanlı münevveri, entelektüelidir.

                             Seyyid, evlâd-ı Resûl… Annesi 17. yüzyılın mühim sûfîlerinden İstanbul Kâdirîhânesi şeyhi İsmail Rûmî Efendi’nin torununun torunu. Ne
                             kadar kültürlü bir anne olduğunu oğlunu ilim tahsili için Kastamonu Tosya’dan İstanbul’a göndermiş olmasından anlıyoruz. Genç Mustafa
                             İstanbul’a gelip Fatih Medreselerinde bir yandan Arapça, fıkıh gibi zâhirî din bilgisi öğrenimine devam ederken bir yandan da Kömürcüzâde
                             Hâfız Efendi’den mûsikî meşk eder, hüsn-i hat ile ilgilenir.

                             Ondaki isti’dadı gören Hâfız Efendi aynı zamanda Sultan II. Mahmud’un musâhiblerinden olduğundan, bir gün padişahın selâmlık merâsimi
                             için geldiği Hidâyet Camii’ne talebesi Mustafa’yı da getirir ve ona meşk ettirdiği na’tı okutur. 13 yaşlarındaki bu talebenin sesini ve tarzını çok
                             beğenen Sultan, eğitimiyle bizzat ilgilenmek ister. Her ne kadar parlak bir öğrenci olsa da yaşının küçük olmasından dolayı hemen Enderûn’a
                             alınması mümkün olmaz. Ancak 19 yaşına geldiğinde onu Enderûn’a kabul edilmiş olarak görürüz. Bazı memleketlerde devamlılığını bugüne
                             kadar sürdüren Kraliyet Akademisi (Royal Academy) benzeri bu kuruma ancak sanatında, ilminde, icrasında en üst yeteneğe sahip kimseler
                             kabul edilirdi. Kendisi de musikişinâs ve bestekâr olan Sultan II. Mahmud’un huzurunda yapmış olduğu acemaşîrân ney taksimi ile herkesi
                             büyüleyen Mustafa artık hem sesiyle hem de neyiyle huzur fasıllarının aranan kimsesi olur. Hem böylesi icraları hem de çeşitli mekânlar için
                             yazmış olduğu hatları vesilesiyle her geçen gün şöhreti artar ve pek çok defa ihsân-ı şâhâneye nâil olur. Ömrühayatında pek çok mimari
                             tezyinat yazısının yanında şu anda tespit edilebilmiş 370’in üzerinde sanat eserinde imzası bulunur. Ayasofya’da bulunan ve üzerlerinde
                             Allah lafzının, Hz. Peygamber’in, Çehâr-yâr-i Güzîn’in ve Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin isimlerinin yazılı olduğu levhalar ile kubbedeki Nûr Sûresi
                             en devâsâ eserleridir.


                             Ne var ki ömrünün 30 yaşına kadarki devresinde pek huzurlu görmeyiz kendisini. Kimselere söyleyemese de Sultan’a ve devlet erbabına bu
                             kadar yakın olmak ondaki derviş meşrebi rahatsız etmektedir. "Kurb-ı sultân âteş-i sûzân" misali oradaki havadan rahatsızdır. Zâhiren izzetli
                             ve şerefli, makbul ve muteber bir hayat yaşarken bâtınen rûhaniyeti ve mâneviyâtı sıkıntıdadır. 1831 yılının sürre alayıyla beraber hacca gitme
                             izni alır. Şeyhi Kayserili Şeyh Ali Efendi ile beraber Mekke’ye vardıklarında şeyhinin de kendisinin de Nakşibendi-Müceddidi Şeyhi Abdullah-ı
                             Dihlevî’nin halifelerinden Şeyh Muhammed Can Efendi’ye tecdid-i bey’at ettikleri söylenir. O esnada 30 yaşlarında bulunan Mustafa Efendi
                             bu şeyhin yanında seyr ü sülûkunun kalan kısmını tamamlar. Medîne-i Münevvere'deki kutsal misafirlikten sonra vedâ ziyareti için son kez
                             Ravza’ya gittiğinde söylediği şu yanık dizeleri daha sonra durak formunda yine kendisi besteleyecektir:


                             Ey habîb-i kibriyâ v’ey matla’-ı nûr-ı Hudâ
                             Nûr-ı çeşm-i enbiyâ vü reh-nümâ-yı evliyâ

                             Cezbenin merkezinden misaller âleminde dönen İzzet bir türlü payitahta gelmek istemez. Bir müddet Mısır’da dolanır. İstanbul’a döndüğünde
                             ise artık saraydan uzak, sûfiyâne bir hayat yaşamaya başlar. Fakat günlerden bir Ramazan günü, Beyazıt Camii’nde Özbek cübbesiyle
                             kendini gizlemeye çalıştığı bir ikindi namazı vakti Sultan II. Mahmud ile karşılaşmaları neticesinde, Mustafa İzzet Efendi’nin hayatında âdeta
                             ikinci bir dönem başlar. İzlemekte olduğu Nakşi yolunun "Halvet der encümen" yani toplumdan kaçarak değil toplum içerisinde yâr ile baş
                             başa olma esası kendisinde münkeşif ve yine "Gönlün derviş eyleyen hırkaya muhtaç değil" melamet tavrı mütecelli olur.






          14
   11   12   13   14   15   16   17   18   19   20   21