Page 178 - KAZASKER MUSTAFA İZZET
P. 178
Ayasofya’nın Nişânesi | KAZASKER MUSTAFA İZZET
çarpmaktadır. Ayasofya’nın sıvalarının tamir edilmesi gerekliliği, etrafındaki Osmanlı vakfı dükkânların yıkılması, caminin içerisindeki
yaşamsal nitelikteki her şeyin kaldırılması ve İslam Eserleri Müzesi’nden ve Arkeoloji Müzesi’nden gelecek eserlerle teşhir alanlarının
oluşturulması bu raporun önemli maddeleri arasındadır. Ayasofya’nın siyasi tartışmalara giden bu sürecinin aslında levhaların yazılma
tarihi olan 1800’lü yıllardan beri devam ettiği biliniyor. Çünkü Fossatilerin gerçekleştirdiği restorasyon çalışmaları sırasında, Fatih Sultan
Mehmed döneminde kapatılan bazı kilise tezyinatının yeniden ortaya çıkartılması; bu yapının kilise, cami, müze tanımlarının arasındaki
tartışmalara bir başlangıç olduğu dönemin gazete ve tarihî vesikalarından anlaşılmaktadır. Kısaca özetlemek gerekirse, 1934’te bu yapının
müze olmasına giden yolda caminin İslamî tezyinatlardan "kurtulması" için eşsiz mücadeleler verilmiştir. Bunlardan en önemlisi de yukarıda
zikrettiğimiz komisyonun etkisinde kaldığı, 1931’de Amerika Bizans Enstitüsünün kurucusu Amerikalı arkeolog Thomas Whittemore’dur.
1931 yılında kendisine verilen Bakanlar Kurulu kararıyla Ayasofya mozaikleri üzerine çalışmalarda bulunan bu arkeoloğun asıl amacının
sanat tarihi olmadığı, bazı isteklerinden açıkça anlaşılabiliyor. Sanki içerisinde bulunan İslam unsurları da en az Bizans dönemi kadar tarihî
değilmiş gibi davranan bu zihniyetin ilk teklifi de Kazasker’in levhalarının indirilmesi olmuştur.
Dünya sanat tarihinin belki de en büyük ayıbı sayılabilecek bu teklife - çok mücadele edilse
de - dönemin bürokrasisi de siyaseti de destek vermiştir. Özellikle dönemin Vakıflar Umum
Müdürlüğü bürokrasisinin insafsızlıklarına levhalar kurban gitmiş ve tarihin kıyımına müsaade
edilmiştir. Levhaların taşınması için talepler görüşülürken dönemin İstanbul Müzeleri Genel
Müdürü Aziz Ogan, bu levhaların başka bir yere gönderilmesinin uygun olmayacağı görüşünü
bildirmiştir. Bu arada yukarıda zikrettiğimiz komisyon da bu meyanda bir rapor hazırlamış ve
levhaların Sultan Ahmed Camii’ne taşınması fikrinin uygun olmayacağını belirterek konuya
akademik bir nokta koymuştur. Bu tartışmaların sonucunu kısaca özetlemek gerekirse
Ayasofya’nın müze olmasından sonra "caminin kilise unsurlarını yeniden ortaya çıkarmaya
meraklı" işgüzar bir siyasi yönetim tarafından tablolar bulundukları yerden indirtilmiştir.
Gerekçesi ise, bu mimariyi gölgesinde bıraktıkları iddiasıdır. Bu dönemin dünya görüşünün
anlaşılmasında Ayasofya ile ilgili şu teklifi örnek vermek yerinde olur: Ayasofya’nın minarelerinin
yıktırılması fikri bu dönemde ortaya atılmış, konu buralara kadar götürülmüştür.
Ayasofya’daki Kazasker levhalarının yere indirtildikten sonraki hikâyesi de büyük bir trajedinin
devamı niteliğindedir. Daha önce raporlanmış, görüş bildirilmiş olmasına rağmen dönemin
yönetimi bu levhalardan kurtulmayı kafasına koymuş olacak ki, levhaların dışarı çıkartılması
için her türlü sanat tarihi cinayetini göze almış ve elinden geleni yapmıştır. Fakat büyük efsane
burada devreye girmiş, levhalar Ayasofya’nın kapılarından büyük olunca dışarı çıkarılamamış,
her ne kadar düşünülse de levhaların yeniden monte edilmesi cesareti gösterilemeyeceğinden
kasnakların sökülmesine de teşebbüs edilememiştir. Böylece uzun yıllar son galeride
kaderine terk edilecek bu sanat abidelerinin sözüm ona modernleşen Türkiye’deki bilim seviyesini, bugün anlamamız adına tarihî bir olay
olarak esefle müşahede ediyoruz. 1949 yılına gelindiğinde Türkiye’deki yeni siyasi hareketin yumuşak tutumu, dönemin sivil teşebbüslerinin
Ayasofya’nın bu sanat eserleri tartışmasında yeni bir gündem oluşturmasına zemin hazırlamıştır. Dönemin münevverlerinin kalbinde kanayan
bir yara olarak duran bu eşsiz sanat eserleri için ilk teşebbüsü İbnülemin Mahmud Kemâl İnal göstermiş ve vaktin müze müdürü Muzaffer
Ramazanoğlu ile bu konuyu müzakere etmiştir. Kendisinin de bu işe teşne olduğunu anlaması neticesinde konuyu ünlü mimar Ekrem Hakkı
176

