Page 64 - KAZASKER MUSTAFA İZZET
P. 64

Ayasofya’nın Nişânesi | KAZASKER MUSTAFA İZZET








                             Vefatından 130 yıl sonra Prof. Dr. Mustafa Kara’nın, Kazasker’in vefatı için düşürmüş olduğu tarih metni ise şöyledir:

                             "Kastamonu’da doğdu, Dersaadet’te göçtü
                             Sevgilinin izinde Mekke’ye doğru göçtü
                             On iki imam çıktı vefatını söyledi
                             İşte hattat ve neyzen derviş KAZASKER GÖÇTÜ" 1293


                             Mustafa İzzet’in, öğrencisi Mehmed Şefik Bey’in teyzesiyle yaptığı evlilikten Atâullah ve Tevfik adlı iki oğlu ile Emine adlı bir kızı dünyaya
                             gelmiştir. Büyük oğlu Atâullah Molla Efendi’nin de babası gibi hattat olduğu, hatta icâzetini de babası Kazasker Mustafa İzzet Efendi’den
                             aldığı bilinmektedir. Sözünü ettiğimiz icâzetnâmenin, Gazanfer Ağa Medresesi’ndeki Belediye Müzesi’nde olduğunu ise, Süheyl Ünver
                             Bey’in Süleymaniye Kütüphanesi’nde bulunan Kazasker Defteri’nden öğrenmekteyiz. Mustafa İzzet Efendi’nin küçük oğlu Tevfik Efendi’nin
                             ise, ulemâdan bir zât olup babası gibi kazaskerlik mesleğini hâiz olduğu bilinmektedir. Tevfik Efendi’nin hanımı Seniye Hanım'ın ise, sâliha
                             bir hanımefendi olarak anıldığı zikredilmektedir.


                             Kendisinden orta boylu bir kişi olarak bahsedilen Kazasker’in tasvîr-i vücudu hakkında kaynaklarda "pembe yanaklı, mavi gözlü, sarıdan
                             dönme beyaz sakallı ve kilolu" olduğu zikredilir. Halim selim bir tabiatı olduğu hayat dipnotlarından açıkça görülen Kazasker’in, nüktedan
                             ve ince zekaya sahip, güler yüzlü birisi olduğu yine kaynaklarda sözü edilen başka bir özelliğidir. Çevresinde bulunan, padişahtan umuma
                             kadar herkesin nezdinde muhterem biri olan Mustafa İzzet Efendi hakkında kaleme alınmış metinlerin dahi tamamında, kelimelerin ruhunda
                             bir "saygı" hissedilmektedir. Ayrıca birçoğunun ittifak içerisinde olduğu üzere, bütün İstanbul’da kendisinden söz açılınca "Kazasker Efendi"
                             yahut sadece "Efendi" demek yeterli olup, herkes Mustafa İzzet Efendi’den bahsedildiğini anlarmış. Mustafa İzzet Efendi’nin insanlar
                             arasında  ne  denli  hürmet  gördüğünün  bir  delili  olarak,  Hüseyin  Sıdkı  Köker’in  Rıfat  Efendi’den  bizzat  naklettiği  şu  hatırayı  zikretmek
                             yerinde olacaktır:

                             "Kazasker bir müddet Behâriye’de oturmuştu. Sikkezenbaşı ve Meşhur Hattat Hacı Abdülfettah Efendi ile Eyyüb Camii baş imamı Sâkib
                             Efendi ve Rif’at Efendi’nin babası, sık sık Mustafa İzzet Efendi’yi ziyarete giderler, ‘deb’i şer’a muvafık sohbetlerden sonra elini öpüp
                             dönerlermiş.  Sikkezenbaşı,  kendisini  ziyarete  giderken  kâtibi  olan  Rif’at  Efendi’ye:  ‘Ben  Efendi  Hazretlerini  ziyarete  gidiyorum!’  diye
                             hürmet ve tazim gösterirmiş."


                             Oğlu Atâullah Efendi’nin, Mustafa İzzet Efendi’nin resmini yaptırmak için çok uğraş verdiğini, ancak kendisinin buna muhalefet ederek,
                             "Büyüklük, izzet ve bekâ Allah içindir. Ben zâil olduktan sonra sûretimin kalmasına razı değilim. Resmimi yaparsanız babalık hakkımı helâl
                             etmem." dediği kızı Emine Hanım’dan olma torunu Tahsin Bey tarafından rivayet edilmektedir.

                             Kazasker’in hayatının son demlerine dair nakledilen önemli konulardan birisi de "Simya" ilmine duyduğu alâkadır. Öncelikle şunu özellikle
                             belirtmek gerekiyor ki mistik dünyalara sahip manevi âlemlerle ilgilenen herkesin bu tarz "yan yola" girmesi pek sık rastlanılan bir durumdur.
                             Ezoterik unsurlar birbirinin içinde yaşadığı için hangisinin faydalı veyahut hangisinin zararlı olduğu gerçekten anlaşılması zor bir mantar
                             toplayıcılığına benzetilebilir. Kazasker’in bir İslam sanatları üstâdı olması, dolayısıyla başta altın olmak üzere malzeme bilgisi konusunda
                             araştırma yapma zorunluluğu hakkında böyle dedikodular çıkmasına sebep olmuş olabilir mi? Yahut gerçekten yukarıda zikredildiği gibi
                             mistik bir merakla bu işlere heves etti mi? Bu açılardan bakıldığında Kazasker ile ilgili bu bilginin hangi satıhta yürüdüğünü bilemiyoruz.
                             Fakat simya ilmi ile meşgul olduğunu sadece İbnülemin’nin -üstelik bir kaynak belirtmeden- zikretmesi de bilginin karşılaştırması açısından
                             bizleri muğlak bir sahaya terk ediyor.



          62
   59   60   61   62   63   64   65   66   67   68   69