Page 274 - KAZASKER MUSTAFA İZZET
P. 274

Ayasofya’nın Nişânesi | KAZASKER MUSTAFA İZZET








                                   smanlı döneminin son önemli bibliyografya ve biyografi yazarlarından birisi olan Bursalı Mehmed Tâhir’in, Osmanlı Müellifleri eserinde,
                             O Kazasker’i mutasavvıflar, devlet adamları, müellifler tasniflerine koymak yerine "şairler" bölümüne eklemesi son derece önemlidir.
                             Mustafa İzzet Efendi’nin vefatından yaklaşık 30 yıl sonra telif edilmiş olan bu bibliyografya çalışması, Efendi’nin, edebî muhitlerince kabul
                             gördüğünün ve bir şair olarak itibar sahibi olduğunun bir nişânesi olarak telakki edilebilir.

                             Alâkadar olduğu her sahada olduğu gibi, şiirde de küçük görülemeyecek bir kabiliyete sahip olan Kazasker’in tertip etmiş olduğu bir
                             dîvânı bulunmamakla birlikte bazı şiirleri günümüze intikal edebilmiştir. Bir gazel, bir tahmis, üç kıt’a, üç manzum imza, dört beyit ve üç
                             manzumesi kayıtlara geçebilmiş olan Mustafa İzzet Efendi "Ey habîb-i kibriyâ v’ey matla’-ı nûr-ı Hüdâ" ve "Bir sebeple gücenmişsin sen
                             bana" şeklinde başlayan şiirlerini kendisi bestelemiştir. Naat formundaki "Ey habîb-i kibriyâ v’ey matla’-ı nûr-ı Hüdâ" şiirinin hüzzâm bestesi
                             de kendisine ait olan Kazasker Mustafa İzzet, bu eserini hac yolculuğu sırasında Medine’de kaleme almış ve bestelemiştir. Gönlünde
                             dindiremediği Resûlullâh aşkını iyice alevlendirdiğini ve ruh dünyasındaki karmaşadan kaçıp Resûlullâh’a sığındığını bildiğimiz bu hac
                             yolculuğunun evvel ve âhirinde neler yaşadığını daha önce zikretmiştik. Bundan yola çıkarak bütüncül bir bakış açısıyla söyleyebiliriz ki
                             bu eser, Mustafa İzzet’in, temsilcisi olduğu kültürün de belirgin bir özelliği olarak, her ne kadar etrafınca itibar görmüş bir zât olsa da,
                             dünyadan uzaklaşıp Allah ve Peygamber aşkına sığınmanın her makam ve mevkiye bedel bir mertebe olduğunun resmidir.


                             "Bezm-i vahdetden cüdâ bir nây bir ben bir gönül" şiirini Ahmet Aksoy’un da bestelemiş olduğu kaynaklarda zikredilse de bu eser Safvet
                             Paşa’nın aynı redifli bir başka şiirinin bestesidir. Bu bilgide aynı zamanda birkaç teknik hata bulunmaktadır. Eserin usulü dügâh olarak
                             gösterilmiş ancak, eserin makamı dügâh, usulü ise müsemmendir. Burada, günümüze melodisi ile ulaşabilmiş yirmiyi aşkın bestesinden
                             sadece ikisinin güftesinin kendisine ait olduğunu belirtmek gereklidir.

                             Öte yandan İbnülemin, İzzet Efendi’nin şiir sahasında, musiki ve hüsn-i hatta göstermiş olduğu mahareti gösteremediğini belirtmiş, bu
                             durumu şiirlerinin musiki eserleri ve yazıları kadar sayıca fazla ve ulaşılabilir olmamasına bağlamıştır. Lakin Bursalı Mehmed Tâhir, Fâik
                             Reşad gibi dönemdaşları da kendisinin Arapça, Farsça ve Türkçe olmak üzere üç dilde şiir yazdığını söylemişlerdir. Bu şiirler günümüze
                             ulaşamadığından bu konuda bir tespit veyahut yorum yapabilmek bizim için mümkün görünmüyor. Kim bilebilir, belki bir gün, dünyanın
                             herhangi bir yerinde bir kütüphanede Kazasker Mustafa İzzet’in Arapça, Farsça şiirlerine de rastlamak ve yeni bir yorum yapmak imkânı
                             doğar.


                             Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin edebî sahadaki rolü ile ilgili ipucu veren bir başka anekdot ise, kendisinin Encümen-i Şuarâ âzâlarından
                             biri olmasıdır. Klasik şiirimizin son döneminin en kuvvetli isimlerinin içerisinde bulunduğu bu topluluk, her ne kadar uzun bir süre varlığını
                             sürdürememiş ve dönem itibarıyla klâsik şiirimizin nüfuzunu kaybetmeye yüz tuttuğu talihsiz bir zamana denk gelmiş olsa da, edebiyat
                             tarihi kitaplarında adından söz ettirmeyi başarmıştır. Hersekli Ârif Hikmet Bey’in Çukurçeşme’deki evinde, 6 ay kadar her hafta salı günleri
                             toplanan Encümen-i Şuâra, evvelden tanışan, aynı bedii zevklere sahip kişilerin şiir ve edebiyat sohbetleri yapmak suretiyle bir araya
                             gelmelerinden oluşmaktaydı. Her ne kadar resmî bir kuruluştan ziyade daha çok bir dost meclisi hüviyetinde olsa da, edebiyat tarihi
                             kitaplarının hemen hemen hepsi Encümen-i Şuarâ’yı "eski şiirin son temsilcisi" olarak görür. Mustafa İzzet Efendi’nin de, çok az sayıda
                             şiirini okuma imkânımız olsa dahi, Mehmed Lebib Efendi, Recâizâde Mehmed Celâl, Mûsâ Kâzım Paşa, Leskofçalı Gâlib Bey, Ziyâ Paşa
                             ve Nâmık Kemâl gibi ediplerin içerisinde bulunduğu bu mecliste şiir söyleyip edebî tahliller yapacak kabiliyette olduğu muhakkaktır.









          272
   269   270   271   272   273   274   275   276   277   278   279