Hüsamettin Yivlik’le İstanbul’un Cağaloğlu semtinde, kendi ismini taşıyan Cağaloğlu Hüsamettin Yivlik Geleneksel Türk Sanatları Meslekî ve Teknik Anadolu Lisesi’nin atölyesinde gerçekleştirdiğimiz sohbet, muhatabımızın yarım asrı aşan sanat yolculuğunun izlerini sürmekten çok, emeğin, sabrın ve malzemeyle kurulan dostluğun hikâyesine kulak vermek gibiydi. Bir zamanlar çocukluk ve gençlik yıllarının geçtiği Cağaloğlu’nda bugün kendi adıyla anılan bir okulda gençlere geleneksel sanatların inceliklerini aktaran Hüsamettin Usta’nın hikâyesi; bir ustanın dizinin dibinde başlayan klasik bir çıraklık serüveninden ziyade, merak ederek, deneyerek, yanılarak ve yeniden başlayarak kendisine bir sanat yolu açan bir sanatkârın anlatısıdır.
Bazı sanatkârların yolu bir ustanın dizinin dibinde, belirli bir meşk ve eğitim silsilesi içinde açılır. Bazıları ise malzemeyle baş başa kalarak, deneyerek, yanılarak ve yeniden başlayarak kendi yolunu bulur. Sedef kakma ve ahşap oyma ustası Hüsamettin Yivlik’in yarım asrı aşan sanat verimi, çocukluk yıllarından gelen merakın sabır ve el emeğiyle birleşerek zaman içerisinde kendine mahsus bir sanat anlayışına dönüşmesinin hikâyesidir.
Temininde Güçlük Çekilen Eleman
1947 doğumlu Hüsamettin Yivlik, çocukluk ve gençlik yıllarını İstanbul’un tarihî merkezinde, Çarşıkapı, Cağaloğlu, Beyazıt ve Sultanahmet çevresinde geçirdi. İlkokulu Cağaloğlu Büyük Reşit Paşa İlkokulu’nda okudu; ortaöğrenimini Çarşamba İmam Hatip’te sürdürdükten sonra Mecidiyeköy Lisesi’ne geçti. Henüz lise yıllarındayken sanata olan yatkınlığı onu İstanbul Sağlık Müzesi’nin atölyesine taşıdı. Babası Sağlık Müdürlüğü’nde memurdu. Yivlik de “temininde güçlük çekilen eleman” statüsünde burada memuriyete başladı; sabahları okula gidiyor, öğleden sonraları müzedeki görevini sürdürüyordu.
Sağlık Müzesi, genç Hüsamettin için zamanla iş yerinden çok mektebe dönüştü. Sağlık Bakanlığı’na bağlı bu atölyede illerdeki sağlık müzeleri için çeşitli malzemeler hazırlanıyor; yağlı boyadan şablon ve pistole yazıya, marangozluktan kalıp işlerine kadar farklı üretimler bir arada yürütülüyordu.
Yivlik, boş bulduğu her vakitte eline fırça, oyma âleti veya takım âletlerinden birini alıyor; mülaj, alçı kalıp, şablon, pistole yazı, ahşap oyma ve ajur gibi farklı teknikleri deniyordu. Başında ona neyi nasıl yapacağını anlatan bir ustası yoktu. Görüyor, merak ediyor, deniyor, sabrediyor, çaba gösteriyor; başarısız olduğunda yeniden başlıyordu.
Yıllar sonra bu dönemden söz ederken “Hocam yok, ustam da yok” diyecekti. Fakat onun sanatındaki asıl mektep belki de tam olarak buydu: Malzemenin karşısında tek başına kalmak ve onun dilini kendi gayretiyle öğrenmek.
Bu arayışta karşısına çıkan isimlerden biri dayısı, sedefkâr Mazhar Anacan’dı. Şişli’de sedef ve bağa işleri yapan Anacan, yeğeninin el becerisini görünce onu çalışmalarına dâhil etti. Sedef ve bağa parçalarını hazırlıyor, ince kesim ve montaj işlerinde Hüsamettin Yivlik’ten yardım alıyordu. Böylece Sağlık Müzesi’nde başlayan deneme ve öğrenme süreci, geleneksel sedef işçiliğiyle yeni bir istikamet kazandı.
Yivlik, 1969’dan 1982’ye kadar sürdürdüğü memuriyet hayatının yanında evinde de çeşitli işler yapmaya devam etti. Zaman içerisinde kendi emeğiyle yaptığı çalışmaların kazancı memuriyet gelirinin önüne geçince hayatının önemli kararlarından birini verdi ve 1982’de görevinden ayrıldı.
Bu karar onu, sanat hayatının uzun yıllar merkezinde bulunacak Karababa Tekkesi’ne taşıdı. Ailenin tekkeyle münasebeti 1974 yılında başlamıştı. Babası Ahmet Sadık Yivlik emekli olduktan sonra Çarşıkapı’daki Karababa Tekkesi kendilerine tahsis edilmişti. Darüşşafaka mezunu olan babası burada okul ve memuriyet arkadaşlarıyla toplantılar yapıyor, sohbetler düzenliyordu. Hüsamettin Yivlik de memuriyetten ayrıldıktan sonra tekkenin alt katında kendisine küçük bir çalışma alanı oluşturdu. Bir zamanlar tekke mutfağında kullanılan döner dolabın bulunduğu dar ve uzun bölüm, onun atölyesi oldu.
Yıllarca burada sessiz, sedasız ihlâs ve samimiyetle; aşkla çalıştı.
Sabret, Acele Etme!
Karababa Tekkesi onun hayatında mücerret anlamda atölye değildi. Babasından aldığı mânevî terbiyenin sanatla birleştiği bir mekândı. Nitekim sanat hayatında doğrudan bir ustasının bulunmadığını söylerken babasını ayrı bir yere koyar. Babasının çalışmalar sırasında verdiği öğütlerden biri son derece mühimdi: “Sabırlı ol oğlum, acele etme.”
Bu sözün değerini bir gün ahşap oyarken daha iyi anlayacaktı. Yorulduğu bir anda acele etmiş, iskarpela kontrolünden çıkarak eline doğru kaymıştı. Âletin yönü düşünüldüğünde ciddi biçimde yaralanması gerekirken bıçak eline değmeden öylece geçip gitmişti! Oturup olanları düşündüğünde babasının sözü aklına geldi: “Acele etme oğlum.”
Onun sanatında sabır, böylece yalnızca iyi iş çıkarmanın şartı değil, malzemeyle kurulan sahici ilişkinin de esası hâline geldi. Eşhas kadar eşyanın da kıymeti takdir edilmeliydi.
Kâğıdın Sınırlarından Sert Malzemelere
1990’lı yılların ortasında Karababa Tekkesi, Hüsamettin Yivlik’in sanat hayatında yeni bir karşılaşmaya vesile oldu. Mimar Sinan Üniversitesi’nde öğrenim gören kız kardeşi vasıtasıyla Hikmet Barutçugil’le yolları kesişti. Barutçugil, Yivlik’in babasıyla tanışmak için tekkeye geldiğinde iki ailenin geçmişten gelen bir dostluğu olduğu da ortaya çıktı. Bu tanışıklık kısa zamanda sanat etrafında gelişen uzun soluklu bir dostluğa dönüştü.
Hikmet Barutçugil’in teklifiyle Karababa Tekkesi’nde çarşamba günleri sanat toplantıları düzenlenmeye başlandı. Sanatkârlar geliyor, sanatlarını anlatıyor; talebeler uygulamalar yapıyor, ardından sohbetler geliyordu. Zamanla kadınlar için de on beş günde bir toplantılar düzenlendi. Böylelikle tekke, geleneksel sanatların konuşulduğu ve uygulandığı canlı bir sanat, bir adım öte irfan mektebine dönüştü.
Bu yıllarda Hüsamettin Yivlik hâlâ kendi tabiriyle “kendi hâlinde” çalışıyordu. Yaptıklarını sergilemek veya kendisini öne çıkarmak gibi bir düşüncesi yoktu. Onu bu konuda teşvik eden Hikmet Barutçugil oldu. Yivlik, gelenekte hocanın talebenin elinden tutarak onu ileriye taşımasını hatırlatırken Barutçugil’in de kendisine böyle öncülük ettiğini söyler. 1996 yılında Habitat II etkinliklerine katılmasıyla eserleri daha geniş bir çevrenin karşısına çıktı. Ardından sergiler ve teklifler birbirini takip etti.
İki sanatkâr arasındaki dostluk farklı denemelere de kapı araladı. Hüsamettin Yivlik, ebruyu takıya taşıyarak bu alanda çalışmalar yaptı. Hikmet Barutçugil’in de onayını aldıktan sonra ebrulu takılar üretmeye başladı.
Yapılmayanı Yapmak!
Fakat Yivlik’in asıl arayışı daha genişti. Hat ve tezhip sanatlarında kâğıt üzerinde meydana getirilen inceliği, nispetleri bozmadan sert malzemelere aktarmak istiyordu. Çocukluğunda sulu boya, kara kalem ve karikatürle uğraşmış, kâğıt üzerinde çeşitli çalışmalar yapmıştı. Zamanla geleneksel sanatların büyük ölçüde kâğıt üzerinde icra edildiğini görmesi onu farklı bir arayışa yöneltti. Kendi ifadesiyle hayatındaki temel düşüncelerden biri şuydu: “Yapılanı herkes yapıyor; yapılmayanı yapmak.” Önce ahşaba yöneldi. Ardından sedef, kakma, gümüş, altın ve farklı madenler geldi. Hat ve tezhip eserlerini yalnızca başka bir yüzeye aktarmak yerine, onların biçim ve oranlarını koruyarak malzemenin imkânları içerisinde yeniden meydana getirmeye çalıştı. Âyet-i kerîmeleri, hadis-i şerifleri güzel sözleri ve tezhip desenlerini kâğıdın sınırlarından çıkararak ahşaba, takıya ve çeşitli eşyalara taşıdı.
Ahşabın onun dünyasında husûsî bir karşılığı vardı. Sevgili Peygamberimizin (sav) üzerinde hutbe okuduğu ağacın, yeni mescide geçildiğinde ağlamasına dair işittiği vakıadan müteessir olmuştu. “Ağacın hissiyatı” düşüncesi kendisine yakın gelmiş ve böylece ahşap, zamanla sanatının ana malzemelerinden biri olmuştu.
Fakat ahşap ve maden, kâğıttan çok farklı bir çalışma disiplini gerektiriyordu. Yivlik’e göre kalemin kâğıt üzerinde yaptığı hatayı telafi etmek nispeten mümkündü. Sert malzemelerde ise sanatkârın öncelikle çalıştığı malzemenin karakterini öğrenmesi gerekiyordu.
Ahşabın lifleri kökten dallara doğru ilerliyor; oyma sırasında kesici âletin hareketini etkiliyordu. Yanlış yönde ilerleyen bıçak, liflerin tesiriyle sanatkârın istediği istikametten ayrılabiliyordu. Madende de benzer şekilde üretim sırasında oluşan yönler testerenin hareketini değiştiriyordu. Bu sebeple nereden başlanacağı, hangi yönde kesileceği ve dönüşlerde nasıl hareket edileceği önceden düşünülmeliydi. Yılların tecrübesi ona malzemeyle mücadele etmekten çok onu anlamayı öğretmişti: “Malzemeyle dost olup onu tanıdığınız zaman, o size özelliklerini anlatıyor.”
Belki de Yivlik’in sanat anlayışını en iyi anlatan cümlelerden biri budur. Sanatkâr, malzemeye istediğini zorla yaptıran kişi değildir; onun tabiatını anlayan, direncini hesaba katan ve kendi elini malzemenin imkânlarıyla uyumlu hâle getiren kişidir.
Sanatın Hizmete Dönüştüğü Yer
Hüsamettin Yivlik’in sanat hayatında Hırka-i Şerif ve Eyüpsultan’daki çalışmalarının ayrı bir yeri bulunur. Hırka-i Şerif’te, Efendimiz Aleyhisselâm’ın kutlu hırkasının muhafaza edildiği gümüş kutuların bakım ve temizliğini gerçekleştirdi. Zamanla esneyen veya yerinden kayan bölümlerde kaynak kullanılamadığı için perçinleme yöntemine başvurdu; ardından yüzeylerin bakımını yaptı.
Eyüpsultan’da ise sanduka çevresindeki gümüş şebekelerin onarım, bakım ve temizliğinde görev aldı. Bu çalışmalar Yivlik için yalnızca meslekî birer uygulama değildi. Mânevî hayatında karşılığı bulunan birer hizmetti. Hırka-i Şerif’in muhafaza kutuları üzerinde çalışırken veya Eyüpsultan’daki gümüş şebekeleri onarırken, yaptığı işle hizmet ettiği emanet arasında gönül bağı kuruyordu.
Hırka-i Şerif’i daha sonra ahşaba aktarması da bu tecrübenin ardından ortaya çıktı. Selçuklu dönemi eserlerini hatırlatan kapı formundaki Hilye-i Şerifleri ise mimaride karşılaştığı biçimleri ahşap oyma ve kakmayla buluşturduğu çalışmalar arasında yer aldı. Böylelikle kâğıt üzerinde görmeye alıştığımız hat ve tezhip unsurları onun elinde üç boyutlu ve işlevsel yüzeylere taşındı.
Aslını Muhafaza Etmek
Yivlik’in eski esere yaklaşımında temel düşüncesi, mümkün olduğunca aslını muhafaza etmekti. 2022 yılında Fatih Sultan Mehmet Han Türbesi’ndeki çalışmaları sırasında bunun dikkat çekici örneklerinden biriyle karşılaştı. Türbenin şebekelerinde eski ustaların bıraktığı üçgenler ve çizgiler gibi birtakım işaretler bulunuyordu. Daha önceki müdahalelerde parçaların bu işaretler dikkate alınmadan sökülüp takıldığını, bunun da deformasyona yol açtığını gördü. İşaretler takip edildiğinde ise parçalar kendi yerlerine kolaylıkla oturuyordu.
Deforme olan bölümleri düzeltti; eksikleri tamamladı ve yıllar içinde ayrılarak depoya kaldırılmış parçaları yeniden bir bütün hâline getirdi.
Yaşayan İnsan Hazinesi
Aynı yıllarda kendisine ulaşan bir haber, yarım asırlık emeğinin devlet nezdinde de karşılık bulduğunu gösteriyordu. Hüsamettin Yivlik, 2021 yılında ahşap oymacılığı alanında Yaşayan İnsan Hazinesi unvanına layık görülmüş, ödülü 11 Ocak 2022 tarihinde kendisine takdim edilmişti.
Yıllarca görünür olmaya çalışmadan üreten bir sanatkâr için bu taltifin anlamı farklıydı. Çalışmalarının takip edilip edilmediğini zaman zaman kendi kendine sorduğunu anlatan Yivlik, aldığı ödülle eserlerinin bilindiğini ve takdir edildiğini görmüştü. Kendisi ise bu ödülü Fatih Sultan Mehmet Han Türbesi’nde yaptığı hizmetle ilişkilendiriyor ve Fatih Sultan Mehmet Han’ın hatırasına hizmetin hediyesi kabul ediyordu.
“Emek Ruhu Takviye Eder”
Hüsamettin Yivlik’in sanat yolculuğu yalnızca eser üretmekle sınırlı kalmadı. Değişen ekonomik şartlar karşısında sanatını sürdürebilmenin yollarını da aradı. Tamamen el işçiliğine dayanan eserlerin maliyetinin yüksek olması, onu bir dönem döküm tekniklerini öğrenmeye yöneltti. Toplu tuğra siparişi vesilesiyle Kuyumcular Hanı’ndaki ustalardan dökümü, çekme paylarını ve gramaj hesaplarını öğrendi. Böylece el işçiliğinin yanında daha fazla insana ulaşabilecek üretim biçimlerine de geliştirdi.
İmkânı olanlar için bütünüyle el emeğine dayanan eserler üretmeye devam ederken daha ulaşılabilir çalışmalarında dökümden yararlandı. Bu onun için sanatından vazgeçmek değil, şartların karşısında sanatını yaşatacak yeni bir yol bulmaktı.
Bugün teknoloji ile el sanatları arasındaki ilişkiye de aynı açıdan bakıyor. Teknolojiyi reddetmiyor; gençlerin teknolojinin imkânlarından yararlanması gerektiğini düşünüyor. Talebelerinden bazılarının teknoloji ile el sanatını bir araya getirmesini zamanın şartlarının doğal bir sonucu olarak değerlendiriyor. Fakat insan eliyle meydana getirilen eserin biiznillah başka bir tarafı bulunduğuna inanıyor.
Bu yazının kahramanı Hüsamettin Usta, yıllar boyunca yaptığı ahşap oymaların karşısında insanların davranışlarını gözlemlemiş. Gelen ziyaretçilerin eserlere yalnızca bakmakla yetinmeyip çoğu zaman ellerini uzatarak dokunduklarını fark etmiş. Ona göre insanı esere çeken şey, el emeğinin eserde bıraktığı izdir. Bu düşüncesini kısa fakat sanat anlayışının bütününü kuşatan bir cümleyle ifade ediyor: “Teknoloji ihtiyacı giderir, emek ruhu takviye eder.”
1970’lerden bugüne uzanan sanat hayatında Hüsamettin Yivlik’in yolu Sağlık Müzesi’nin atölyesinden Karababa Tekkesi’nin daracık çalışma odasına; oradan sergilere, ahşap ve sedef eserlerine, Hırka-i Şerif’in muhafaza kutularına, Eyüpsultan ve Fatih Sultan Mehmet Türbesi’ndeki restorasyon çalışmalarına kadar uzandı. Bugün ise çocukluğunun geçtiği Cağaloğlu’nda, tabelasında kendi isminin yer aldığı, bahçesinde atölyesinin bulunduğu memleketimizin ilk ve tek geleneksel Türk Sanatları Meslekî ve Teknik Anadolu Lisesi’nde üretmeye, tefekküre ve istikbâlimizin teminatı gençliğimize hizmet ediyor.
Uzun İnce Sanat Yolculuğu
Bu uzun yolculukta değişmeyen şey, Hüsamettin Usta’nın istikametiyle birlikte emeğe, insana, eşyaya, eşhasa saygı ve yeni olanı arama isteği oldu. Bir ustanın karşısında oturup sanat öğrenmedi; fakat malzemeyi kendisine usta bildi. Ahşabın lifini, madenin direncini, sedefin inceliğini zaman içerisinde tanıdı. Geleneğin biçimlerini korurken, bunları başka malzemelerde yaşatmanın yollarını aradı.
Bugün geriye dönüp bakıldığında onun eserlerinde yalnızca ahşap, sedef veya maden görülmez. O yüzeylerin ardında yarım asrı aşan tecrübeyle birlikte, alın teri, sabır ve el emeği vardır. Belki bu sebeple Hüsamettin Yivlik’in sanat yolculuğunu en iyi anlatan söz yine kendisine aittir: “Yapılanı herkes yapıyor; yapılmayanı yapmak lazım gelir İbrahim Ethem Bey!”
İbrahim Ethem Gören, 08.09.2026 / Yazı No: 515