Bu yazımızda bir Ramazan ilavesinin sahifelerinde başlayan merakın yıllar içinde meşke, icâzete ve kesintisiz sanat yolculuğuna dönüştüğü Ömer Yıldız’ın hikâyesine; hocaları, eserleri ve sanat anlayışı üzerinden müşfikâne nazar edeceğiz.
Ramazan İlavesiyle Başlayan Sanat Yolculuğu
Bir sanatkârın hikâyesinde bazen tek bir karşılaşma, bütün bir hayatın yönünü değiştirebilir. Ömer Yıldız için bu karşılaşma, 1983 yılında bir gazetenin Ramazan ilavesinde gördüğü Hattat Hâmid Aytaç’ın 40 Hadis-i Şerif albümüyle gerçekleşti. Muhatabımızın henüz çocukluk çağında karşısına çıkan bu eser, onda geçici bir hayranlık uyandırmakla kalmadı; yazının dünyasına doğru uzanacak uzun bir arayışın da başlangıcı oldu. Yıldız’ın kendi ifadesiyle günlerce elinden düşürmeden seyrettiği bu albüm, onu harflerin biçiminden öte, yazının taşıdığı estetik ve manevi irfan ikliminin peşine düşürdü.
İsmail Sönmezalp’in Meşk Odasında
Arayışı Bursa’nın kadim sokaklarında devam etti. Kalem ve kâğıtla kurulacak münasebetin yolunu bir hocanın rahlesinde arayan genç Yıldız, Tuzpazarı’ndaki kâğıtçılardan aldığı yönlendirmelerle merhum Şevki Bey’e, oradan da İsmail Sönmezalp’in Hamitler’deki evine ulaştı. Böylece gazete sahifelerinde başlayan merak, klasik sanatların, eskilerin, “semâ usulü” dedikleri en esaslı eğitim biçimi olan meşk sürecine dönüştü.
İsmail Sönmezalp’in hânesi, Ömer Yıldız’ın sanat hafızasında yazı meşk ettiği mekân olmaktan öte anlamlar kazandı. Duvarlarında devrin ve geçmişin büyük sanatkârlarına ait eserlerin bulunduğu yazı odası, genç bir talebenin sanatla çevrili ilk dünyasıydı. İsmail Hakkı Altunbezer’den Necmeddin Okyay’a; Mustafa Halim Efendi’den Kemal Batanay’a uzanan üstadların eserleri, hocasının kendi yazıları, bezeme çalışmaları ve farklı sanatlardan örnekler, Yıldız’ın daha yolun başında yalnızca yazıya değil, yazıya hizmet eden geniş sanat çevresine de bakmasına imkân verdi.
Hüseyin Kutlu’nun Rahlesinde
1983’ten 1988’e kadar süren İsmail Sönmezalp meşkleri, sanatçının temelini oluşturdu. Hocanın vefâtıyla sona eren bu ilk dönem, aynı yıl Hüseyin Kutlu ile başlayan yeni bir sürece bağlandı. Ömer Yıldız, Hekimoğlu Ali Paşa Camii’nde Hüseyin Kutlu’nun tedrisat halkasına bağlandı ve hüsn-i hat sanatı eğitimini burada sürdürdü. Sülüs ve nesih yazı nevilerinde aldığı icâzetnâme, onun ‘Râkım Mesleği’ yolculuğunda klasik meşk zinciri içerisinde yerini belirleyen önemli bir dönüm noktası oldu. Bittabi, icâzet sadece yeni bir başlangıçtı.
Hat Sanatında İncelik ve Terbiye
Yıldız’ın sanat anlayışını belirleyen umdelerden biri, hoca-talebe münasebetinin onun dünyasında taşıdığı ulvî anlamdır. Aradan geçen bunca yıllara rağmen kendisini Hüseyin Kutlu’nun talebesi olarak ifade etmesi, meşk münasebetinin icâzetle tamamlanan bir eğitimden ziyade devam eden bir terbiye biçimi olduğunu ortaya koymaktadır. Onun sanat anlayışında hoca, yazıdan bağımsız olarak sanatkârın tavrına, çalışma disiplinine ve dünyayı algılayışına da yön veren temel şahsiyet olarak karşımızda duruyor.
Hat, Grafik ve Musiki Arasında
1991 yılında Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Geleneksel Türk El Sanatları Bölümü’ne başlayan Ömer Yıldız, hayat şartları sebebiyle öğrenimini üçüncü sınıfta bırakmak zorunda kaldı. Bursa’ya döndükten sonra kendi grafik sanatları atölyesini kurdu ve sanat çalışmalarını burada sürdürmeye başladı. Bugün de üretimine Bursa’daki atölyesinde devam ediyor.
Sanat Anlayışının Merkezinde “İncelik” Var
Ömer Yıldız’ın sanat dünyasına yakından baktığımızda, hüsn-i hatta estetik maharet alanı olmanın ötesinde anlamlar atfettiğini görüyoruz. Onun için yazı, disiplin isteyen bir çalışma alanı olduğu kadar insanın kendi tavrını da biçimlendiren bir meşguliyet anlamını hâvî. Kalemin tekrar eden hareketleri, harflerin ölçüsü, meşkin sürekliliği, mürekkebin zikir sesi zamanla sanatkârın çalışma biçimini olduğu kadar hayata karşı yaklaşımını da etkiliyor.
Bu noktada Yıldız’ın sanat anlayışının merkezinde “incelik” kavramı yer alıyor. Hat sanatının insanı kaba ve aceleci tavırlardan uzaklaştırdığına, sabır ve dikkat duygusunu güçlendirdiğine inanıyor. Bu tefekkür, onun sanatı günlük hayatın dışında duran özel bir alan olarak değerlendirmediğini gösteriyor. Nitekim, sanat meşguliyetiyle edinilen terbiye, onun anlayışında atölyenin sınırları içerisinde kalmayıp insanın eşyayla, çevresiyle ve hayatın en sıradan görünen ayrıntılarıyla kurduğu ilişkiye kadar sirayet ediyor.
Sanatkârın atölyesine ve kullandığı malzemelere yaklaşımı da bir önceki cümlemizde ifadesini bulan anlayışla örtüşüyor. Kalem, mürekkep ve kâğıt, sanat üretiminin sıradan araçları olmaktan çıkarak emanet duygusuyla anlam kazanırken bu yaklaşım, Yıldız’ın yazı sürecini, teknik beceri uygulamasının ötesinde tefekkürle birlikte yürüyen bir çalışma olarak gördüğünü ortaya koyuyor.
Ömer Yıldız, sanatkârın yalnızca kendi alanına kapanarak gelişemeyeceği düşüncesini taşıyor. Farklı sanat dallarının birbirini beslediğine inanıyor. Bu anlayış doğrultusunda musikiyle de ilgilenen sanatkârın, 1993 yılında ok sadağının üzerine yazdığı beyit, onun musikiyle kurduğu ilişkinin mihenk taşı olmuştur. Sanatın farklı dalları arasındaki bu geçişkenlik, Yıldız’ın hat sanatını geniş bir estetik ve kültürel dünyanın parçası şeklinde değerlendirdiğini ortaya koyuyor.
Hattat ve grafik sanatkârı Ömer Yıldız’da dikkat çeken bir başka husus ise sanatın insanın kendi değerini fark etmesine vesile olduğu düşüncesi. Hat sanatının kendisine kazandırdığı en önemli idraklerden birinin enfüsî âlemin keşfi olduğunu belirten sanatkâr, bu meyanda Cenab-ı Hakk’ın kelâm sıfatının tecellisi olan hüsn-i hattı insanın kendisiyle ve varlıkla yeniden ilişki kurmasına imkân veren bir vesile addediyor.
Ömer Yıldız’ın hikâyesi, klasik sanatlarda hoca-talebe ilişkisinin ve uzun süreli emeğin taşıdığı anlam bakımından da dikkate değer. 1983 yılında bir mevkûtenin Ramazan ilavesinde karşılaştığı yazı albümüyle başlayan yol, önce İsmail Sönmezalp’in meşk odasına, oradan Hüseyin Kutlu’nun rahlesinde sülüs ve nesih yazı nevilerinde aldığı icâzete ve nihayet Bursa’daki kendi atölyesine kadar ulaştı.
Bu yolculukta belirleyici olan, anlık bir sanatçı çıkışından çok, zaman içerisinde kurulan süreklilik olsa gerektir. Nitekim, bir merakla başlayan yolculuk, meşkle derinleşiyor; hocaların rehberliğiyle biçimleniyor ve yıllar içerisinde sanatçının kendi özgün çalışma vadisine dönüşüyor. Ömer Yıldız, bugün yazı sahasında çizgiler arasında üretimini sürdürürken kalemi eline aldığı her defasında bu uzun yolun birikiminden besleniyor.
Tırnak Yazıda Bir Vefa: Abdullah b. Ümmü Mektûm
Sülüs ve celî sülüs eserleriyle birlikte zaman zaman ta’lik yazılarıyla da adından söz ettiren sanatkârın uzmanlık alanlarından biri de tırnak yazılar. Kelâmın bu yerinde bir taraftan Ömer Yıldız’ın lisanından “tırnak” yazılar meyanında malumat edinirken, diğer taraftan da sanatkârın avuçlarının içinden neş’et eden “Ömer” ketebeli “Yâ Hazreti Abdullah Bin Ümmü Mektûm” (r.a.) ibareli yazının hikâyesini ve üretim süreçlerini dinleyelim: “Diyanet İşleri Başkanlığı'nın Siyer-i Nebi kitabında yer almak üzere benden sahabe efendilerimizin isimlerinden oluşan eserler istendi. Bu isimler arasında yer alan Abdullah b. Ümmü Mektûm Efendimiz'in ism-i şerifi için klasik bir yazı yerine, geleneksel teknikleri barındıran felsefi bir yaklaşım uygulamak istedim.
Hazreti Abdullah, Resulullah Efendimiz'in ikinci müezziniydi. Mekke'de Müslüman olup Medine-i Münevvere'ye hicret eden âmâ bir sahabemizdi. Abese Suresi'nin nüzulüne sebep olan hadiseyi düşünerek, eseri ona nasıl hediye edebilirim diye sorguladım. Görme engelli olduğu için mürekkep kullanılmayan ve gofre olarak bilinen tırnak yazı tekniğiyle yazmaya karar verdim.
Kalıbı hazırlanan kâğıdın arkasından metal uçlu bir kalemle kabartma yaparak Braille alfabesi gibi parmak uçlarıyla okunabilen bir eser ortaya çıkardım. Son olarak, bu yazının üzerine Braille harfleriyle Ezan-ı Muhammedî'yi yazarak çalışmayı tamamladım.”
Sanat Yolculuğunun Anahtar Kelimesi: Süreklilik
Süreklilik, onun sanat yolculuğunun anahtar kelimesi. Belki de hattatın sanat verimi en çok bu kavram üzerinden okunmalıdır: Bir Ramazan ilavesinin sayfalarında görülen yazıyla başlayan dikkat, yıllar boyunca kaybolmadı; arayışa, meşke, disipline ve üretime dönüştü. Uludağ’ın eteklerinde başlayan serencam, bugün yine aynı şehirde kâğıtların, kalemlerin ve tasarımların arasında devam ediyor.
İbrahim Ethem Gören, 31.08.2026 / Yazı No: 514