Fırçanın ve Kalemin Hiç Düşmediği Bir Yol
Sanat, bazı ömürlerde bir uğraş, bazılarında bir meslek; nadiren de bir kader olarak tecellî eder. Prof. Dr. Münevver Üçer’in tezhip yolculuğu, mezkûr kader çizgisinde okunmalıdır. Zira onun kırk iki yıla yayılan sanat hayatı, yalnızca eser üretmekle değil; sanatın gönül dünyasını terbiyesini, ahlâkını ve idrakini yeni kuşaklara aktarmakla mânâ kazanmıştır.
Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Geleneksel Türk Sanatları Bölümü öğretim üyesi olan Üçer, sanatı bir sonuç değil, süreklilik arz eden bir arayış hâli olarak telâkkî eder. Fırça ve kalemin elinden hiç düşmemesi, bu arayışın zâhirî delilidir. Ancak asıl olan, onun nazarında her eserin, sanatkârın iç dünyasındaki tekâmülün bir izdüşümü olmasıdır.
Lâle ile Açılan Kapı
Tezhibin “t”sini bilmediği bir dönemde girdiği Devlet Güzel Sanatlar Akademisi sınavında karşısına çıkan “Lâle ile ilgili bir albüm kapağı tasarlayınız.” cümlesi, Üçer’in sanat yolculuğunda bir eşik olur. Bu cümle, yalnızca bir sınav sorusu değil; sanat ve estetik dünyasına açılan bir kapıdır.
O günden itibaren lâle, onun dünyasında yalnızca bir motif değil; merkez, istikamet ve mânâ unsuru hâline gelir. Kırk iki yıl boyunca tekrar tekrar dönülen bu motif, Üçer’in eserlerinde hem geleneğe bağlılığın hem de yeni arayışların sembolü olarak varlığını sürdürür.
Tezhip: Kozmik Bir Dil
Prof. Dr. Münevver Üçer’e göre tezhip, altınla yapılan bir süsleme sanatı olmanın çok ötesindedir. Mâlum olduğu üzere geleneksel sanatlarımızda altın güneşi, mavi gökyüzünü temsil eder; motiflerin tamamı kâinattan neş’et eder. Bu sebeple tezhip, varoluşla irtibatını kaybettiğinde mânâsını da yitirir.
Çalışmalarının zeminlerinde genellikle kahverengiyle toprağın, maviyle semânın buluşması, sanatkârın bilinçli bir tercihidir. Çünkü onun dünyasında yapılan her tezhip, tabiata ve hakikate yaslanmalıdır.
Eser Olmak ve Biricik Kalmak
Üçer, tezhibin yalnızca kitap kenarlarında yahut sayfa süslemelerinde kalmasına itiraz eder. Çünkü tezhip, müstakil bir levhaya dönüştüğünde gerçek anlamda “eser” vasfı kazanır. Ve eser denilen şey, tekrar edilemez; bir ve biricik olmalıdır.
Sanatta kopyanın ilerleme getirmeyeceğini vurgulayan Üçer’e göre, yapılan bir işin tekrarını yapmak sanatkârı ileriye değil, geriye götürür. Sanat, ancak tasarımla, cesaretle ve risk alarak gelişir.
Güzel Kime Göre, Neye Göre?
“Sanat güzel olmak zorunda mıdır?” sorusu, Üçer’in dünyasında başka bir soruyla karşılık bulur: “Güzel neye göre, kime göre güzel?”
Güzellik, onun nazarında izâfî bir kavramdır. Bir eser, eğer sanatkârını mutlu ediyorsa ve ona “İstediğin oldu.” dedirtiyorsa, işte o eser güzeldir. Ölçü, dışarıdan gelen alkıştan ziyade, iç dünyada hissedilen huzurdur.
İlhamı Beklemeyen, İlhamın Peşinden Giden Sanatkâr
Prof. Dr. Üçer, ilhamın gelmesini bekleyenlerden değildir; bilakis ilhamın peşinden koşar. Bu noktada XVI. yüzyıl sanatkârlarına duyduğu hayranlık, nostaljik bir özlemden ziyade, o dönemde sanatın devlet ve hâmilik sistemiyle desteklenmiş olmasına müteveccihtir.
Padişahların sanata sunduğu imkânlar, sanatkârın yalnızca eserine yoğunlaşabildiği bir iklim doğurmuştur. Günümüzde ise sanatçının en büyük meselesi, bu himâyenin yokluğudur.
Üslup Sahibi Olmak
Baba Nakkaş’tan Şahkulu’na; Karamemi’den Ali Üsküdârî’ye ve akabinde günümüze kadar uzanan sanat tarihini okurken Üçer’in üzerinde durduğu temel mesele, üslup sahibi olmaktır. Bir esere bakıldığında, sanatkârının kim olduğunun anlaşılabilmesi… Bu sebeple kendi sanat yolculuğunda hedefi de, bir esere bakıldığında “Bu Münevver’dir.” denilmesidir.
Tezhip onun için bir evlât gibidir; sanatkâr, eserine kendinden bir şey katmadıkça o eser hayatiyet kazanamaz.
Klasikten Üç Boyuta Uzanan Arayış
Klasik, Üçer’in dünyasında vazgeçilmez bir temel olarak karşımızda durur. Klasik özümsenmeden ne tezhipte, ne hüsn-i hatta ne de resimde yeni yorumlar yapılabilir. Motiflerin kurallarına riâyetle birlikte formların bozulmaması, onun klasik anlayışının esasıdır. Ancak bu keyfiyet onu durağanlığa sürüklemez. Tezhibi kâğıdın sınırlarından çıkararak çamur, seramik, heykel, sedef ve metal gibi farklı materyallerle buluşturur. Tezhip böylece yüzeyden hacme taşınır; mekânla kurduğu ilişki derinleşir. Bu denemeler kimi zaman eleştirilir, kimi zaman hayranlık uyandırır. Fakat Üçer için mühim olan, sanatın yaşadığı çağa temas edebilmesidir.
Her Eser Yeni Bir Heyecan
Floransa Bienali’nde sergilenen ve büyüteçle incelenen eserinin gördüğü ilgi, onun sanat anlayışının cihanşümul düzlemde de karşılık bulduğunu gösterir. Ancak Üçer için her başarı bir durak değil; yeni bir sorumluluğun başlangıcıdır. Çünkü ona göre sanatkâr, “Bu benim en güzel eserim.” dediği anda durur. Sanatkâr, daima bir sonrakini, daha güzeli aramakla mükelleftir.
Gelenek Gelecektir
Tezhip sanatının birkaç yılda öğrenilemeyeceğini vurgulayan Prof. Dr. Münevver Üçer, kırk iki yılın ardından hâlâ öğrenmeye devam ettiğini ifade eder. Sanatın nesilden nesle aktarılmasının büyük bir mesuliyet olduğunu hatırlatır.
Onun dünyasında gelenek, geçmişte kalmış bir hatıra değil; geleceği inşa edecek canlı bir kaynaktır. Bu sebeple sözü bir temenni değil, bir hüküm cümlesi olarak yerini bulur: “İbrahim Ethem Bey, gelenek gelecektir.”
İbrahim Ethem Gören, 04.02.2026 / Yazı No: 485