Sanatkâr Portresi: Ebrucu Muhammet Çevik

Sanatkâr Portresi: Ebrucu Muhammet Çevik


İşte Adıyaman Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Muhammet Çevik, ebru sanatının bugünkü seyrinde bu omuzlardan biri olarak temâyüz etmektedir. Onun hikâyesi, bir sanatın peşine düşmenin, o sanatla hemhâl olmanın ve nihayet onu yeniden yorumlayarak medeniyet dairesi içinde ihya ve inşa etmenin hikâyesidir.

.
.
.
.
.
Önceki slayt
Sonraki slayt

Ebru ile tanışıklığı, gençlik yıllarının henüz yol arayan zamanlarına, yirmili yaşlarına uzanır. 2008 yılında Şanlıurfa’da yüksek lisans tahsili gördüğü günlerde, ebrunun dervişi Timuçin Tanarslan’ın hayırlı halefi Ömer Sabuncu Hoca’nın atölyesine kısa süreliğine misafir olur. Bu ziyaret, malzemeleri tanıyacak kadar kısa sürse de, gönlünde uzun soluklu bir muhabbetin kapısını aralar. Lakin her nasip vaktini bekler. Çevik’in ebru ile esaslı meşguliyeti, 2015 yılında üniversitede göreve başlamasıyla yeniden canlanır.

İhyâ hamlesi hüviyetindeki iş bu yeni merhale, sadece şahsî bir öğrenme süreci olarak okunmamalı. Üniversitenin sunduğu imkânları değerlendirerek bir öğrenci topluluğu kurararak; kültür ve sanat faaliyetleri kapsamında ebru atölyeleri açan, kurslar düzenleyen sanatkârın ebru yolculuğunda ağabeyi, ebru sanatçısı Ahmet Çevik’in rehberliği belirleyici olur. O ders verirken, Muhammet Çevik hem akademik danışmanlık yapar hem de talebe sıfatıyla teknenin başına geçer. Temel ebru terbiyesini bu meşk halkasında kazanır.

Günün sonunda ebruya olan ilgisi, bir kurs disipliniyle sınırlı kalmaz. Aksine, bu sanat onun hayatının merkezine yerleşir. Öyle ki akademik kariyerini dahi geciktirecek derecede ebru teknesine bağlılığı husûle gelir. Basılı kaynaklar edinir, gördüğü ebru levhalarını taklit eder, ulaşabildiği her malzemeyi temin eder. İnternetin ve usta ebrucuların yayımladığı videoların katkısını da bu sürece dâhil etmemiz vakıaya mutabık olacaktır.. Yoğun bir çalışma, sabır ve deneme-yanılma süreci neticesinde bugünlere ulaşır. Kendi ifadesiyle bu yolculuk, “Allah’ın bir lütfu” olarak tecelli etmiştir. Bugün hâlâ üniversitede ebru merkezli Kadim Sanatlar Kulübü faaliyetlerini ve atölye çalışmalarını sürdürmektedir.

Ancak bu istikrarlı yürüyüş, çağın ağır imtihanlarıyla sekteye uğrar. Evvela pandemi, ardından 6 Şubat depremleri… “Asrın felâketi” olarak kayıtlara geçen bu büyük yıkım, yalnız şehirleri değil, sanat mahfillerini de dağıtır. Çevik, depremde ablasını, eniştesini ve talebesi Serkan’ı kaybeder. Bu kayıpların hüznü, ebru teknesine de siner. Üniversitedeki atölye ortamı dağılır, usta-çırak halkası kesintiye uğrar, yetişmiş talebeler mezun olurken yeni halkalar kurulamaz. Bir zamanlar neredeyse hiç kapanmayan ebru teknesi, artık aylarca açılmaz hâle gelir.

Fakat her inkıta, içinde yeni bir imkânı da saklar. Çevik için de bu sükût dönemi, ebru meşkinden ziyade yapılan ebruları değerlendirmeye yönelik arayışların kemale erdiği bir tefekkür zamanına dönüşür. Tekne başındaki hareket, yerini zihinde ve gönül ikliminde derinleşen bir sanat anlayışına bırakır.

Bu satırların muhatabının sanat telakkisi, yalnızca teknik maharetle izah edilemez. Geleneksel sanatların ruhuna nüfuz eden bir idrakle; asliyet ve terkip şuuruyla şekillenir. Çevik’e göre ebru, Sanat-ı İlâhî’nin tecellisini taklit etme gayretidir. Sanatkâr, icra ettiği sanat üzerinden Sâni’-i Kâinat’a ulaşmaya çalışır. Bu bakımdan ebru, tek başına bir ifade biçimi değil; hüsn-i hatla, tezhiple, mimariyle, musikîyle ve nihayetinde inanç ve ahlâkla bütünleştiğinde anlam kazanan bir medeniyet terkibidir. Bu bütünden koparılan ebru ise, onun nazarında basit bir boyama tekniğine indirgenmiş olur.

Bu derin yaklaşım, onun sanat pratiğinde en belirgin karşılığını ebru ile yazı tezyinatı sahasında bulur. Yıllarca çiçekli, hatip ve battal ebrular meşk eden Çevik, bir noktadan sonra “yapılanı değerlendirme” zaruretini hisseder. Ebru tarih boyunca bir kâğıt bezeme sanatı olarak, kitap ciltlerinde, yazı zeminlerinde ve bilhassa hüsn-i hat levhalarında kullanılagelmiştir. Çevik, bu geleneği yeniden ihya ederken, ebruyla yazı tezyinatını daha ince işçilikle, daha zengin bir estetik anlayışla yorumlamanın gayreti içerisinde bulunur.

Sülüs-nesih kıt’aların koltuklarında, hilye-i şeriflerin tezyininde ebruyu daha rafine bir dil ile kullanmaya yönelir. Kat’ı sanatının kesme tekniklerini, tezhibin cetvel hassasiyetini ve ebrunun renk zenginliğini bir araya getirir. Yazı ile ebru arasında ahenkli bir renk dengesi kurmaya özen gösterir. Yaldız ve altın işçiliğiyle kompozisyonlarını zenginleştirir. Murakkaa düzeninden paspartu tasarımına kadar her aşamayı titizlikle planlar. İnce MDF zeminler, muhallebi ile yapıştırmalar, kat kat cetvel işçilikleri ve nihayetinde çerçeveye hazır hâle gelen bir sanat eseri… Onun atölyesinde her iş, sabırla ve sükûnetle kemâle erer.

Hilye-i şerif tezyini ise bu sahada ayrı bir imtihan gibidir. Dairevî formlar, kâğıdın muhallebiyle genleşmesi, yapıştırma zorlukları… Pergel, pistole ve kat’ı tekniklerinin ustalıkla kullanılması gerekir.  Koltuk bezemelerinde çiçekli ebrular, geometrik tasarımlar yahut özel kesimler devreye girer. Ebrular arasındaki geçişleri gizlemek, doğru renk uyumunu yakalamak ve en mühimi doğru ebruyu seçmek… Bunların her biri tecrübe ile olgunlaşan inceliklerdir. Nitekim Çevik, bazen bir yazının tezyini için günlerce “hangi ebru?” sorusunun cevabını beklediğini ifade eder.

Sanatkârın tercihi çoğunlukla tezyine özel hazırlanmış battal ebrulardan yanadır. Gelgit, serpmeli, taraklı, şal, tavusî ve kaplan gözü gibi formlar onun kompozisyonlarında sıkça yer bulur. Bununla birlikte çiçekli ve hatip ebrularla yaptığı çalışmalar da mevcuttur. Ancak her eserde belirleyici olan, sanatkârın o anki hâlet-i ruhiyesi ve yazının ruhudur.

Çevik’in alametifarikası, geleneği tekrar etmek değil, onu zenginleştirerek sürdürmektir. Altın ve yaldızın cömert kullanımı, dairevi ve kavisli zor kompozisyonlara yöneliş, geometrik tasarımlar ve farklı tekniklerin terkibi onun sanatında dikkat çeker. Bu yöneliş, yalnız şahsî bir arayış olarak kalmaz; kısa zamanda pek çok sanatkâra da ilham verir. Ebru ile yazı tezyinatına getirdiği bu yeni bakış zaviyesi, ülke genelinde yeni denemelere, arayışlara ve üretimlere kapı aralar. Nitekim bugün birçok ebrucu ve hattatın bu sahaya yönelmesinde Çevik’in öncü çalışmalarının mühim bir tesiri olduğu inkâr edilemez. Bu bakımdan o, yalnız bir icracı değil; aynı zamanda bir rehber ve yol açıcıdır.
Bu yolculuğun mühim merhalelerinden biri de, ebru sanatımızın yüz akı isimlerinden Fuat Başar ile gerçekleşen yakın tarihli buluşmadır. Dr. Muhammet Çevik, ebru sanatının hemen her nev’inden onlarca örneği ihtiva eden bir seçki ile Üstad’ı ziyaret etmiş; bu ziyaret, bir bakıma yılların emeğinin arzı ve sanat yolculuğunun muhasebesi olmuştur. 

Fuat Başar Hoca, Çevik’in çalışmalarını dikkatle tetkik etmiş, kendisini tebrik ederek ebruda mühim bir mesafe kat ettiğini ifade etmiştir. Bu takdir, yalnızca bir övgü değil, aynı zamanda bir istikamet işareti olarak da okunmalıdır. Nitekim yapılan hasbihalin ardından birlikte tekne açılması ve bu meşkin akabinde Dr. Muhammet Çevik’e ebru icazeti verilmesi hususu da gündeme gelmiş; böylece onun sanat yolculuğunda yeni bir merhalenin kapısı aralanmıştır.

Ebruyu ebru ile tezyin etmek, kolajlar oluşturmak gibi farklı denemeler de onun sanat yolculuğunun bir parçasıdır. Çiçekli ebruların yeniden bezenmesi yahut çoklu ebru kullanımıyla yapılan kompozisyonlar, onun geçmişteki iştiyaklı arayışlarının nişâneleri olsa gerektir. Ancak bugün itibarıyla odağı daha ziyade yazı tezyininde yoğunlaşmıştır.

Bununla birlikte Çevik, bu sahada hâlâ aşılması gereken iki önemli engelin bulunduğunu ifade eder: Ebrucuların daha çok çiçekli yahut modern çalışmalara yönelmesi ve kimi hattatların ebru ile tezyine karşı mesafeli durması. Bu iki engel aşılabildiği takdirde, ebru ile yazı tezyininde fevkalade eserlerin ortaya çıkacağına inanır.

Netice itibarıyla Dr. Muhammet Çevik’in sanatkâr portresi, kimi zaman Adıyaman’da, kimi zaman Kahta’da teknenin başında başlayan ve akabinde medeniyet tasavvuruna uzanan derinlikli irfan yolculuğunun resmidir. Onun teknesinden ihlâs, samimiyet ve teslimiyetle çıkan her bir ebru, yalnızca suyun ve boyanın değil; sabrın, tefekkürün ve geleneğe sadâkatin ifadesidir. Ve bahsettiğimiz ifade, bugün yalnızca lisân-ı haliyle konuşmakla kalmayıp; yeni sözlerin, yeni yolların ve dahi yeni arayışların da kapısını aralamaktadır.


İbrahim Ethem Gören, 01.04.2026 / Yazı No: 493
 

Öne Çıkan Yazılar

. Ustalar&Sanatkarlar Âsitâne’den Hattat Hüseyin Gündüz Geçti!
Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Geleneksel Türk Sanatları Bölümü’nün “İstanbul Beyefendisi” hocası Hattat Hüseyin Gündüz altmış beş yıllık ömrünü tamamlayarak geçtiğimiz hafta ebediyet yurduna doğdu!
Ustalar&Sanatkarlar 16 Mart 2026
. Ustalar&Sanatkarlar Kastamonu’nun Medâr-ı İftiharı Hattat Emrullah Demirkaya
Kastamonu, tarih boyunca sanatkârların ve bahusus hattatların yetiştiği müstesna bir yazı ocağı olmuştur. İş bu ocaktan yetişen müstesna isimlerden biri de, hüsn-i hat sanatına ömrünü vakfeden Hattat Emrullah Demirkaya’dır.
Ustalar&Sanatkarlar 09 Mart 2026
. Ustalar&Sanatkarlar Sare Çizmecioğlu’nun Tasviriyle ‘Hattatların Reisi’ Hasan Çelebi
-Vefât yıldönümünde reisü’l-hattâtîn Hasan Çelebi’ye rahmet niyazıyla…
Ustalar&Sanatkarlar 25 Şubat 2026